3 Temmuz 2017 Pazartesi

Enez-Ainos Hakkında

Enez-Ainos Hakkında

Edirne ilinin ilçesi olan Enez’ in 21 km kuzeyinde İpsala, 60 km doğusunda Keşan ilçesi, güneyde ve batıda Ege Denizi ve Yunanistan ile mülki ve millî sınır ile çevrilmiş olup, Meriç Nehri’nin denize döküldüğü Ege’nin Kuzey sahilinde bir yarımada üzerinde yer almaktadır. İlçe, toplamda 30 km deniz, 44 km mülki sınırlara sahiptir. Enez ilçesinin bölgesinin toplam nüfusu 2014 sayımına göre ilçe merkezi 4243, köylerle birlikte toplam 11.203 olup, yüzölçümü 473 km2‘dir.
Enez ilçesinde genelde Akdeniz iklimi mevcuttur. İlkbahar ve sonbahar ayları yağışlı, kışları sert ve kuru geçer. Kışın az kar yağmakla birlikte nemli bir hava hüküm sürer.
Bölgede devlet karayolu olarak Enez-Keşan ve İpsala-Enez karayolu mevcuttur.
1971 yılından itibaren yapılan kazılar sonucunda bölgedeki ilk yerleşim merkezinin Enez’in yaklaşık 3 km doğusunda yer alan Hoca Çeşme Höyüğü olduğu anlaşıldı. Geç Neolitik Çağda, yaklaşık olarak MÖ 6500’lerde kurulan bu yerleşim yerinde yaşayanların saz ve çamur gibi hafif malzemelerle inşa edilmiş oval biçimli kulübelerde yaşadıkları, ana tanrıçaya taptıkları ve deniz ürünleriyle beslendikleri saptandı.
Günümüzde Enez adını taşıyan Ainos, Meriç’in denize döküldüğü yerde kurulmuş iki limanlı bir şehir olarak üne kavuşmuştur. Önceleri deniz kenarında olan şehir, Meriç nehrinin alüvyon sürüklemesi sonucunda kıyıdan uzaklaşmış; şu an 4 km içerde kalmıştır. Ainos, ilk iskan edildiği MÖ 4000’li yıllardan bu yana çok değişiklik geçirmiş olmasına rağmen yaşamını kesintisiz sürdürmüştür.
Ainos’un ilk sakinleri kimlerdi, kesin olarak bilemiyoruz. Ancak Eskiçağ kaynaklarında, Ainos’un yerinde önceleri Trak kabilelerinin yerleşmiş olduklarını, MÖ 7. yüzyılda İzmir’in kuzeyinde Aiolia bölgesinde yaşayan Aioller tarafından iskan edildiği, daha sonra ise, Mytileneliler (Midilli Adası) ile Kymeliler tarafından bir kolani olarak kurulmuş olduğu zikredilmektedir.
Gerçekten Enez ve çevresinde yapılan kazı ve araştırmalarda ele geçen maddi kalınltılar bu tarihi bilgileri doğrulamaktadır. MÖ 6. yüzyılın sonlarında Pers Kralı Darius’un 513 tarihinde yaptığı İskit seferinden sonra Trakya ve dolayısıyla Enez Pers İmparatorluğunun hakimiyeti atına girdi. Enez, MÖ 478/477 tarihinde Attik -Delos Deniz Birliği’ne katıldı. Şehir, Pers Kral Barışı ile MÖ 386 yılında bağımsızlığına kavuştu. Hellenistik Çağda Ptolemayosların hakimiyetinde kalan Enez, MÖ 190 yılında Romalılar’ın Trakya’yı zaptetmeleriyle tekrar bağımsızlığını elde etti.
Bizans Çağında Prenslik merkezi olan Enez’e Orta Çağda Cenovalılar hakim olmuşlar. Enez 1456 yılında Fatih Sultan Mehmet’in kaptanı Has Yunus Bey tarafından zaptedilmiş ve Osmanlı Devleti’ne Katılmıştır.
İlçenin ekonomisi temel olarak tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Başlıca yetiştirilen bitkisel ürünler buğday, ayçiçeği, çeltik ve hayvanların besin ihtiyaçlarını karşılamak için yemlik bitkilerdir. Hayvancılık bakımından büyükbaş ve küçükbaş yetiştiriciliği eşite yakın bir şekilde dağılmakta olup ilçenin en yüksek bölgesi olan Hisarlı Dağı çevresinde doğal yerli ırk büyükbaş yetiştiriciliği yapılmaktadır. İlçenin öteden beri büyük gelir kalemlerinden biri olan balıkçılık düzensiz ve kaçak avlanma ile birlikte giderek önemini yitirmektedir. Yabancı ülkelere ihraç edilen yılan balığı neredeyse yok denecek kadar az yakalanmaktadır. Lüfer ise bulunması imkânsız bir hale gelmiştir.

Enez’i yabancı turistlerden çok yerli turistler ziyaret etmektedirler. Denize yakın olan ve ilçe merkezini geçtikten sonra beliren bölgede villalar ve turistik konaklama alanları görülmektedir. Villalar genelde site halindedir. Ayrıca ilçede İstanbul ve Trakya Üniversitelerine ait dinlenme ve eğitim kampları bulunmaktadır. Bu kamplar yaz ayları boyunca kendi bünyelerindeki öğrencilerine uygun ve güzel bir tatil imkânı sunmaktadır. Bu bölgede yol yapımı ve kalkınma çalışmaları 2006 yılının yaz ayları itibariyle başlamıştır. Turistik önemin artması için bu tür çalışmalar devam etmektedir.

kaynak:http://cagdasenez.com
#Ainos,#Enez




AİNOS ENEZ KALESİ
Tarihçe
TARİHÖNCESİ DÖNEMLERDE ENEZ
Enez ve yakın çevresinin tarihi, doğal çevre özellikleri, bitki örtüsü doğanın bu yöreye bahşettiği doğal güzellikleri ve çeşitli kültürleriyle tarih boyunca önemli bir yerleşim bölgesi konumunda olmuştur. Bu durum, yakın çevresinde Neolitik Çağ’dan itibaren yeşeren ve gittikçe gelişen uygarlıkların ortasında yer almasından kaynaklanmaktadır. Enez’de uygarlıkların gelişmesinde, bölgenin akarsuyu olan Meriç Nehri’nin önemli payı vardır. Büyük bir delta ve kuşların barındıkları sulak alanlar oluşturan nehir, Tarih Öncesi Çağlardan başlayarak 20.yüzyılın başlarına değin deniz taşımacılığını iç bölgelere hatta Kara Deniz kıyısında kurulmuş kentlere ulaştıran veya tersi bir ticarete ve kültürel ilişkilere olanak sağlayan özelliğe sahipti.
Tarih Öncesinde Ainos ve çevresi Enez’in find-bride-review kuruluşuna, kültür tarihi ve bölgedeki konumuna ilişkin bilgilere Eski Çağ’ın yazılı kaynaklarında ayrıntılı bilgilere rastlanmakla birlikte, kentin kuruluşundan itibaren erişmiş olduğu yüksek kültür düzeyi, Enez’de yapılmakta olan arkeolojik araştırma ve kazılardan ele geçen kalıntılarla belgelenmiştir.
Bölgede bilinen en eski yerleşim alanı, Enez – Keşan Karayolunun 3. km’sinde yer alan Hoca Çeşme Höyüğünde olduğunu, Enez Kazısı ekibinin 1988 yılında yörede yaptığı yüzey araştırması sırasında ortaya çıkmıştır. Höyük, yaklaşık 150 m çapında yayvan bir kaya yükseltisi üzerinde yer almaktadır.

AİNOS’UN KURULUŞ ÖYKÜSÜ
Eski Çağ yazılı kaynaklarında Ainos şehrinin kuruluşuna dair değişik görüşler bulunuyor. Kent adının Ainos biçimindeki ilk yazılışına Homeros’un İlias destanında rastlanıyor. Destanda Thrakların önderi İmbrasoğlu Peiras, Ainos’tan gelerek Troya savaşına katılmış ve kahramanlıklar göstermiştir (Homeros, İllias IV,520). MÖ.70-19 yılları arasında yaşamış olan Romalı yazar Publius Vergilius Maro tarafından kaleme alınmış Aeneas kitabında Aeneas’ın mitolojik serüveni anlatılır. Aeneas, Troya kraliyet ailesinden tanrıça Aphrodite ile Troya’lı prens Ankhises’in oğlu, Troya Kralı Priamos’un yeğenidir. Söğlenceye göre Aeneas, Akalara karşı yiğitçe savaşır. Troyalıların yenilmesi üzerine Aeneas, babası Ankhises’i omuzlarına alarak ve oğlu Askanius’u da elinden tutarak İda Dağı’na (Kazdağı) kaçar. Dağın eteklerinde gemiler inşa eden Aeneas ve arkadaşları kendilerine yeni bir yurt kurmak ve Troyalıların soyunu kuracakları topraklarda devam ettirmek için denize açılırlar. Birkaç gün süren yolculıktan sonra Trakya topraklarında yay biçimindeki körfeze ulaşırlar. Aeneas, Hebros (Meriç) Nehri’nin ağzında Ainos adını verdiği şehrin temellerini atar. Söylenceye göre Aeneas, Trakya kıyılarına ulaşınca annesi Afrodite ile Zeus’a kurbanlar sunmak için sunağın üstünü yeşil yapraklı dallarla süslemek amacıyla yakındaki tümseğin tepesinden kızılcık ve mersin ağaçlarının dallarını koparmaya başlayınca, kopardığı dallardan kan damlaları çimenlerin üstüne akar ve inlemeleri yükselir. Burası, amcası Polydoros’un mezarı olduğunu aşağıdaki tümcelerden öğrenir. Üzerinde durduğu topraktan yükselen bir ses ona;
“niye Aeneas, zavallı beni parçalıyorsun, artık mezarımı rahat bırak, hayırlı ellerini de günahtan esirge. Troyalıyım kan ağaçtan değil bedenimden akıyor. Ah , bu zalim topraklardan kaç, kaç bu haris sahillerden; zira ben Polydoros’um”. Polydoros, söylenceye göre Troya kralı Priamos ile Hekabe’nin oğludur. Troya savaşı sırasında babası ona Troya hazinesini vererek damadı olan Trakya kralı Polymestor’a emanet eder. Troyalılar savaşı kaybedince, Polymestor altınlara el koymak için Polydoros’u öldürtmüş ve orada gömmüştür. Bu olay Vergilius, Aeneas III.62’de şöyle anlatılır;

Share:

7 Mayıs 2017 Pazar

Ayasofya Müzesi’nde Bulunan Beş Mozaik

Minarelerinden İstanbul’u seyretmeyi en çok istediğimiz tarihi mabetlerden biri de Ayasofya’dır.
Ayasofya Müzesi’ni ziyaret ettiğiniz zaman dikkatinizi çekecek beş mozaiği anlamları ile birlikte derledik.
Keyifli okumalar 🙂

1. Apsis Mozaiği

Hz.Meryem, (Theotokos), üzeri değerli taşlarla süslü ve minderli bir taht üzerinde oturmakta olup kucağında Çocuk Hz. İsa’yı tutmaktadır. Bu mozaik Ayasofya’da İkonaklazma ( Tasvir Kırıcılık) döneminden sonra yapılmış, ilk figüratif tasvirli örneği teşkil etmesi açısından önemlidir. Mozaik tasvir 9. yüzyıla tarihlenmektedir.




2. Kubbe Melek Tasvirleri


Pandantifler üzerinde birbirilerine tam eş olmayan dört melek figürü işlenmiştir. Bu melekler cennette Tanrı’nın tahtını koruduğuna inanılan, bir baş ve altı kanattan oluşan, Seraphim betimleridir. Doğuda yer alan melekler mozaikten yapılmış, batıdaki iki melek ise Doğu Roma Döneminde bozulmuş ve fresko olarak yenilenmiştir.
Pandantiflerde yer alan melek figürlerinin yüzleri Osmanlı Dönemi’nde yıldız biçimli madenî bir kapak ile kapatılmıştır. 2009 yılında kubbede yapılan mozaik onarımları sırasında, kuzeydoğudaki melek tasvirinin yüzünü örten kapak açılarak, meleğin yüzü ortaya çıkartılmıştır.

3. Deisis Kompozisyonu



Güney galerinin batı duvarında Doğu Roma Resim Sanatı’nda Rönesansın başlangıcı olarak kabul edilen Deisis sahnesinin yer aldığı mozaik pano bulunmaktadır. Tasvirde, sağda İoannes Prodromos (Vaftizci Yahya) ile solda Hz.Meryem, ortada ise Pantakrator İsa bulunmaktadır. Mozaikte kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için Hz.Meryem ve Hz. Yahya’nın Hz. İsa’ya yakarmaları tasvir edilmiştir. Bu üç figürde Helenistik Dönem Tasvir Sanatı’nın özellikleri yansıtılmaktadır. Deisis panosu, mozaik tekniği ve tasvirin yapılış şekli ile dikkat çekmektedir. Yüzlerdeki canlılık ve renklerin seçimi açısından oldukça başarılıdır. Bu mozaik Doğu Roma Sanatı’nda İlkçağ resim sanatının ana prensiplerinin yansıtıldığı en güzel örneklerden biridir.

4. Komnenos’lar Mozaiği



Mozaik panoda İmparator II. İoannes Komnenos ile eşi Macar asıllı Eirene ve oğulları II. Aleksios yer almaktadır. Kompozisyonun ortasında kucağında Çocuk Hz. İsa ile ayakta duran Hz.Meryem tasvir edilmiştir. İmparatorun baş kısmını çevreleyen yazıda “Romalıların Hükümdarı Porphyrogennetos Komnenos” (porfir salonda doğan) ibaresi yazılı olup, bu ifade İmparatorun, babasının saltanatı sırasında dünyaya geldiğini belirten bir soyluluk işaretidir. İmparatoriçenin başının etrafında ise “Dindar Augusta Eirene” yazılıdır. İmparatoriçe Eirene Macar Kralı Laszlo’nun kızı olup, örgülü kızıl saçlı, renkli gözlü, beyaz tenli ve pembe yanakları ile orta Avrupalılara özgü bir tipte göstrilmiştir. Panonun yanında yer alan payenin üzerinde ise, babası tarafından 1122 yılında tahta ortak edilen ve genç yaşta hastalıktan ölen Prens II. Aleksios yer almaktadır. Mozaikte Prensin hastalık yüzünden yüz hatlarının çökmüş ve solgun olduğu görülebilmektedir. Bu mozaik pano imparator ailesinin Ayasofya onarımları için yaptıklarıe bağışı sembolize etmektedir.
Mozaik pano 12. yüzyıla tarihlenmektedir.

5. VI. Leon Mozaiği



İmparator Kapısı üzerinde yer alan Pantaktrator İsa tasvirli mozaikte ortada; İsa, arkalıklı bir taht üzerinde oturmakta, sağ eliyle takdis eder durumda, sol eliyle sayfaları açık bir İncil tutmaktadır. İncilin üzerinde Grekçe ” Barış Sizinle Olsun. Ben Dünyanın Nuruyum” ibaresi yazılıdır. Sağ tarafta madalyon içerisinde Başmelek Cebrail (Gabriel), sol tarafta ise madalyon içerisinde Hz.Meryem tasvir edilmiştir. İsa’nın ayakları dibinde ona secde eder durumda Doğu Roma İmparatorlarından VI. Leon ( 816- 912) yer almaktadır. Mozaik tasvir 10. yüzyıla tarihlenmektedir.



İstanbul Üniversitesi-Arkeoloji/Sosyoloji
Mail : aleynacetintas@ogr.iu.edu.tr
 kaynak http://arkeopolis.com/ayasofya-muzesinde-bulunan-bes-mozaik/
KAYNAKÇA: ÇİFT, PELİN, AYASOFYA’NIN GİZLİ TARİHİ, BEYAZ BAYKUŞ YAYINLARI, İSTANBUL, 2016
                  ASLAN, FERHAT, AYASOFYANIN EFSANELERİ, KÜLTÜR A.Ş,, İSTANBUL 2014
                  AYASOFYAMUZESİ.GOV.TR


Share:

4 Mayıs 2017 Perşembe

Gize Piramitleri ve Büyük Gize Sfenksi



Ölçüleri ve ihtişamıyla göz kamaştıran Keops, bugünkü Mısır’ın başkenti Kahire’de yer alır. Bir kenarı 230 mete olan tabanı, 5 hektarlık bir alanı kaplar. Başlangıçta yüksekliği 146 metreydi. 1 metre küplük taş bloklar 201 sıra halinde dizilmiştir ve tabanda ki ilk sıranın yüksekliği 1.50 metredir; sonraki sıraların yüksekliği yavaş yavaş azalır ve tepede 0.55 metreye kadar iner. Tahminlere göre piramitte 2.6 milyon taş blok vardır bu da 7 milyon tonluk bir kütleyi ifade eder. Bu ağırlık yakındaki taş ocaklarından çıkarılmış, arabalarla piramit inşaatının dibine kadar getirilmiş ve yapı yükseldikçe yukarıya çekilip yerlerine konmuştur. Bu nakliye bugünkü koşullarda her biri 1000 tonluk 7000 tren veya her biri 10 tonluk 700.000 kamyon yükü anlamına gelir!
Ayrıca Napoleon başka bir hesaplama daha yaptırmıştı: Üç piramitteki taş bloklarla, tüm Fransa’yı 3 metre yüksekliğinde ve 30 cm kalınlığında bir surla çevrelemek mümkündü!

Büyük Gize Sfenksi

Gize Piramitleri ile aynı bölgede yer alan bir diğer önemli eser de Büyük Gize Sfenksi’dir.

73.5 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğinde ve 20 metre yüksekliğinde olan sfenks dünyanın en büyük tek taş heykelidir. Antik Mısır mitolojisinde kutsal sayıldıkları için kutsallık ve büyü güçlerini kullanarak firavun mezarlarını ve piramitleri koruması amacıyla inşa edildiği düşünülmektedir.
Maillet 1735’te ”onu aslan gövdesi üzerine oturtulmuş bir kadın başı” olarak görür ve bu heykelin ”Başak ve Aslan burçlarının birleştirilmiş hali” olup olmadığını sorar. Bütün eski çizimlerde, sfenksin sadece kumlardan yükselen anıtsal başı görünür.Kumu temizleme çalışmaları 1816’da Caviglia ile birlikte başlar, sonra durdurulur ve 1853’te Mariette tarafından yeniden ele alınır. 1886’da Maspero ve Brugsch, heykeli kumdan tamamen çıkaracak ve Firavun Kefren’in mezarına bekçilik eden, uzanmış aslanın bedenini gözler önüne sereceklerdir.

PİRAMİTLERDE GERÇEKLEŞEN İLGİNÇ OLAYLAR

  • Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)
  • Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
  • Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
  • Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit’in içine bıirakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
  • Piramit’in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
  • Bitkiler Piramit’in içinde daha hızlı büyürler.
  • Piramit’in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
  • Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.
  • Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit’in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
  • Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.
  • Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur
  • Büyük Piramitin açilari,Nil’in delta yöresini iki esit parçaya bölerler.
  • Gize’deki üç piramit aralarinda bir Pitagor üçgeni olacak sekilde düzenlenmislerdir.Bu üçgenin kenarlarinin birbirlerine göre orani 3:4:5’dir.
  • Büyük Piramitin tabininin yüzeyi,anitin yarisinin iki katina bölündügünde pi=3,14 sayisi elde edilir.
  • Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü,piramit yüksekliginin karesine esittir.
  • Büyük Piramit,dünyanin kara kitlesinin merkezinde yer aliyor.
  • Büyük Piramit,dört ana yöne göre düzenlenerek insa edilmistir.
  • Piramit dev bir günes saatidir.Ekim ortasiyla Mart basi arasinda düsürdügü gölgeler mevsimleri ve yilin uzunlugunu gösterirler.Piramiti çeviren tas levhalarin uzunlugu bir günün gölge uzunluguna esittir.Bu gölgelerin tas levhalar üstinde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yilin uzunlugu yanlissiz olarak saptanabiliyordu.
  • Büyük Piramit’le dünyanin merkezi arasindaki uzaklik,Kuzey kutbuyla arasindaki uzakliga esittir ve kuzey kutbuyla dünyanin merkezi arasindaki uzakliga esittir.
  • Piramitin yüksekligiyle,çevresi arasindaki oran,bir dairenin yari çapiyla çevresi arasindaki oranin dengidir.Dört kenarlar dünyanin en büyük ve çarpici üçgenleridir.
  • Gizde’den geçen boylam,dünyanin denizleriyle anakaralarini iki esit parçaya böler.Bu boylam ayrica,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluguna ölçümünde dogal sifir noktasini olusturur.
  • Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu,çevresi ekvatorun uzunlugunu temsil eder.Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.
  • Gize piramitleri tahmini olarak M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilmekte. Bunlar; Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleridir ve isimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmıştır.
  • Keops’un oğlu Kefren için yapılmış piramit 136 metre yüksekliğe sahip.
  • Kefren piramidinin dış yüzeyinde yer alan kaplamalar bugün sadece tepesinde görülebilmekte. Gize piramitlerinden İçi ziyaret edilebilen tek piramit olan Kefren piramidinin mezar odası.
  • Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular arasında ilginç olanları şunlar: Keops piramidinin yüksekliginin 1 milyarla çarpımı yaklasık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000km)
  • Piramitlerin üzerinden geçen meridyen karaları ve denizleri tam iki eşit parçaya bölüyor. Keops Piramidinin Taban cevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesinin pi=3.14 sayısını veriyor.62 metre yüksekliği ile Gize Piramitleri içerisinde en küçüğü olan Mikerinos Piramidi Kefrenin oğlu için yaptırılmış.
  • Piramitler hala yapımları esnasında ki gizi korumaktalar. İşçilerin olağanüstü bir çabayla günde 10 metreküp taşı üst üste koyduklarını kabul edersek keops piramidinde yer alan yaklaşık 2.5 milyon metreküp taş, 250.000 gün, yani yaklaşık 664 yılda yerleştirilebiliyor. Oysa piramitler 20 70 metre uzunluğunda ve 30 metre yüksekliğinde olan Sfenks 14.yy da Memluk’lar tarafindan top bataryalarına talim hedefi olarak kullanılmış ve ciddi biçimde zarar görmüş.
 
İstanbul Üniversitesi-Arkeoloji/Sosyoloji
Mail : aleynacetintas@ogr.iu.edu.tr
Share:

Sümerli Öğretmenden Mektup Var



Fransızca ” culture ”, Latince ” colere,cult ” yani ekip biçmek, toprak işlemek fiiline ” –tura ” eklenmesiyle türetilen, bir halka özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütününe ”kültür” adını veriyoruz. Anlam itibari ile toprak ile iç içe olan kültür, makinistliğini arkeolojinin yaptığı bir lokomotiftir.Mezopotamya’daki kil parçasından Paros Adası mermerine kadar uzayan şöhret, kan, ihtiras, aşk ile bezenmiş bir yolculuktur. Bu kültür yolculuğuna Mezopotamya’nın kuzeyinde yapılan kazılar ile başlayalım.Eski saraylar,yazılı kabartmalar ve kil tabletler bizi kültürün inşaa edilmeye başladığı bir medeniyete götürecektir. ”Çivi yazısı” diye adlandırdığımız yazıyı icat edip çürümeyen kil tabletler üzerine yazmamış olsalardı,kendilerinin ve yakındoğu milletlerinin üç bin yıllık tarihi ve yaşamı hakkında hiçbir bilgimiz olmayacaktı. Evet, onlar günümüzde teşekkür borcumuzun olduğu Sümerlerdir. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın 33 yıl boyunca üzerinde çalıştığı, İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bulunan Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış çiviyazılı tabletlerden bizlere ulaşan Sümerli Öğretmen Ludingirra Tablet 1’den bize şöyle seslenir: ”Ben bir Sümerli öğretmen, şair ve yazarım. Yaşım yetmiş beşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım fakat şairlik ve yazarlık ölünceye kadar sürecek. Bu yaşam öykümü daha çok gelecek kuşaklar için yamaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık. Bu güzel ve uygar ülkemize heryerden göz diktiler.Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin,görkemli tapınaklarımızın,arı gibi çalışan çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, her türlü bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık, onlar yıktılar; biz yaptık, onlar yaktılar. Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu. Ailelerimiz dağıldı.Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu; hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da ”biz yaptık, biz bulduk” diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, birgün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.Bu durum beni yıllardan beri üzüyordu. Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Birgün aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişini, geleneklerimizi yazmaya karar verdim. Böylece herkese ulaşacağını umut ediyorum.Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır. Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!..” Yüzyıllar öncesinden bize seslenen Ludingirra’nın isteğini bir nebze olsa da gerçekleştirebilirsek ne mutlu bize diyerek; başta yeni bir devri başlatan buluşları ” yazı ” olmak üzere hayatımıza kattıkları her şey için teşekkür ediyoruz. KAYNAK : ÇIĞ, MUAZZEZ İLMİYE, SUMERLİ LUDİNGİRRA, KAYNAK YAYINLARI, İSTANBUL, 1996
Share:

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Kastabala – Hierapolis, Artemis Perasia’nın Kutsal Kenti

Kültür Bilincini Geliştirme Vaktı tarafından düzenli olarak gerçekleştirilen Pazartesi Konferansları’nda 13 Şubat Pazartesi akşamı KTÜ Arkeoloji Bölüm Başkanı Turgut Hacı Zeyrek 2009’dan itibaren çalışma yaptığı Artemis Perasia’nın Kutsal Kenti’ni anlattı.

Turgut Hacı Zeyrek antik kent için şunları vurguladı : ‘Bir yaranın kabuğunu kaldırdığımızda onu tedavi etmeliyiz, eğer tedavi edemezsek kansere kadar gider. Kastabala içinde bu geçerlidir. Kazı yapmak kolaydır ama toprağı kaldırdığımız anda kaybedeceğimiz yapı duvarları olacaktır. Bundan dolayı Kastabala için önceliğimiz kazı ve onarımdan çok, koruma mücadelesidir! ”
Osmaniye il sınırlarımızın içinde bulunan Kastabala-Hierapolis Antik Kenti, Ceyhan Irmağı’nın kenarında yer almasının yanı sıra 1500 kişilik tiyatro, hamam, kutsal kanallar, nekropol alanları, zeytin işlikleri, kiliseler, kale ve konut alanlarınıda barındırır. Kastabala, M.Ö. 1.yy’da yerel bir kral olan Tarkondimos’un başkentidir.

Kastabala’nın önemli unsurlarından biri de ”Sütunlu Cadde”dir. Caddenin sağ ve sol cenahları özel mülkiyet içerisinde olduğu için kazı çalışmaları yapılamıyor ayrıca isminden de anlaşılacağı gibi ”Sütunlu Cadde” çok sayıda sütun barındırması gerekirken günümüze çok az sütun ulaşmıştır. Bunun sebebi ise yakın dönemde yaşanan insan tahribatıdır. Halk ”Sütunların düşme esnasında ki sesi duyabilmek için sütunları devirmiştir.”
Edmund Jackson Davis (1827-1883) antik kentten söz eden ilk araştırmacıdır. 1875 yılında bölgeye geldiğinde antik ismi bilmediği için buradan ”Bodrum” adıyla söz etmiştir.
1888-1890’da kente gelen J.Th.Bent bulduğu yazıta dayanarak burasının ”Kastabala” olduğu fikrini ortaya atmıştır. 1890’a kadar geçen süreçte ise antik kentten ”Bodrum” adıyla söz edilmiştir.
Prof.Dr. Halet Çambel, Bodrum isminin kökenini yerel dilde sütun tanburları için kullanılan kavram ile bağlantılı değerlendirmektedir.

Kastabala adının okunduğu en eski yazılı belge Aramice yazılı bir sınır taşıdır. 1961 yılında Bahadırlı Köyü yakınlarında tespit edilmiştir. M.Ö. 5-4.yüzyıla tarihlenen yazıtta okunan Pirvaşua ismi ile Anadolu’nun ana tanrıçası Kubaba’nın kastedildiği kabul edinmek istenmektedir.Metindeki Kastabalay ismi ile bir kent mi, bir arazi mi tanımlanmıştır sorusuna henüz yanıt bulunamamıştır.

Sistemli ilk bilimsel kazı ve araştırma çalışması bakanlar kurulu kararlı izinle Prof. Dr. Turgut Haci Zeyrek tarafından (2008),2009 yılında başlatılmıştır. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Gaziantep Üniversitesi (2009-2012) ve Karadeniz Teknik Üniversitesi (2013-Halen Devam Etmektedir) adına sürdürülmektedir.
KTÜ Arkeoloji Bölüm Başkanı Turgut Hacı Zeyrek: ”Kenti tehdit eden unsurlar arasında, çimento fabrikasının yer seçimi, derin sürüme dayalı tarımsal faaliyetler, kaçak kazılar ve doğal kaynaklı tahribatları sayabiliriz.” dedi.
Son olarak da ”Bizler buralarda geçiciyiz, biz gittiğimizde de kent kalıntıları kalacaktır,tarihimize sahip çıkalım,vazgeçenlerden olmayalım!” diyerek bizlere çalışma azmi aşılayan Kastabala Kazı Başkanı Turgut Hacı Zeyrek Hoca’mıza teşekkür ediyor, iyi çalışmalar diliyoruz.





Share:

Popüler Yayınlar

Öne Çıkan Yayın

Sümerli Öğretmenden Mektup Var

Fransızca ” culture ”, Latince ” colere,cult ” yani ekip biçmek, toprak işlemek fiiline ” –tura ” eklenmesiyle türetilen, bir halka özg...